7 Şubat 2016 Pazar

Anneme dair…




Annem hakkında yazmak neden bu kadar zor? Bunu çok düşündüm. Halbuki kızlar nasıl babalarına çok bağlıysa erkek çocukların da anneleriyle başında çok anlaşılmayan bir ilişkisi vardır.
Ondan bende kalan bazı enstantaneler…

Asma ağacını çok severim, arasından güneş ışığı sızan bereketli yeşil üzüm salkımlarını… Kendisi sonradan resimle pek uğraşmasa da annemin muhteşem bir deseni vardı. İlkokula başlarken defterlerim onun yaptığı kenar süsleri ile özellikle de asma yaprakları ve üzümlerle doluydu. Çocuklara sevgisini pek belli etmeyen, biraz da aksi bir kadın olan anneannemin tek katlı evinin teras balkonundaki dev asma ve koca salkımları belki ona bu ilhamı vermişti, bilemiyorum. Ama temiz, titiz ve özenli bir kadın olarak bizi hemen her gün pırıl pırıl okula gönderen annemizin bu becerisi ve bize ilgisi ilkokulda Adviye (Dasıl) öğretmenimizin de dikkatinden kaçmamıştı.

O da annemin titizliğini bildiğinden adeta ikinci bir anne olarak bizi kanatlarının altına almıştı. El işleri konusunda beceriksiz olduğum için annem bunları bir eğlenceye çevirmesini çok iyi bilirdi. Renkli elişi kağıtlarından, kartonlardan ödevler hazırlarken birlikte eğlenirdik. Babam bir bahçıvandı ve evden neredeyse gün ağarmadan çıkıp akşam karanlığından sonra geldiği için günlerimizin büyük bölümü annemle geçiyordu.  Bugün bile ona hayranlıkla karışık bir sevgi beslerken hayatın kırılganlıklarının yanı başımızdan hiç eksik olmadığını anımsıyorum.

Rahatsızlıklarını hissettirmek istemese de annem ciddi şekilde hastaydı. Söğütlüçeşme Camii'nin hemen arkasındaki ilkokulumuza giderken yolumuz iki katlı Kızılay binasının önünden geçer, arada sırada orada kalın siyah gözlüklerinin ardından her zaman beni merakla süzen Anahit Hanım'ı ziyaret ederdik. Anahit Hanım,  hem insan, hem doktor olarak bugün nesli yitmiş bir kuşağın son temsilcilerinden biriydi. Annemin sağlık sorunlarına aşinaydı, sonradan anneme birçok iyiliği dokundu.  Bunlardan biri onun Heybeliada'daki hastaneye yatmasını sağlamak ve bizi de bir yıllığına da olsa iyi bir yatılı okula yönlendirmek oldu.

Yine de annemin bizden ayrılması onun için ayrı bir keder kaynağıydı. Neyse ki teyzemler ve teyze çocukları o bir yıl süresince bizleri hiç yalnız bırakmadı, her hafta sonu ziyaretimize geldiler. Son aylara doğru kendisi de iyileşip hastaneden taburcu olmuş, nihayetinde bizi oradan almıştı. O bir yılın anlatılacak o kadar çok şeyi var ki. Kadınların şefkati yaşamımızda hep hakim unsur oldu. En hoyrat zamanlarımızda bile yumuşak bir el gibi bizi kuşattı. Bunun için ailemin kadınlarına şükran duygusuyla doluyum.

Zorlu bir gençlik yaşadık, kardeşim de ben de tam anlamıyla ilkokuldan sonra yaşamın göbeğinde olduk. Bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki, ailede annemin ısrarı ile okumaya devam edebildik. Babam geleneksel bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak bu konuda net bir fikre sahip değildi. Gönlü okumamızdan yana olmasına rağmen kardeşlerine karşı sorumluluk duygusu içinde bizim de ya esnaf ya da bahçıvan olmamızı tercih edebilirdi. Bu nedenle kendince bir orta yol buldu ve biz de ortaokulla birlikte yaz aylarında mutlaka bir işe girip çalıştık. Böylece babam bir anlamda bazı yakınlarının ağzını kapatmış oldu.

Lise yaşamıyla birlikte güzel günler de sona eriyordu. Babamın işleri bozulmaya başlamıştı, neredeyse yarım yüzyılı aşkın bir süredir ekip biçtikleri arazilere ani bir şekilde ve çok açık ki birkaç avantacı politikacının çıkarları nedeniyle el konmuş, kardeşleriyle birlikte bir anda yıllarca yaptıkları ve tek bildikleri işi terk etmek zorunda kalmışlardı. Bu bambaşka ve yazılması gereken bir dönem ancak bu zorlu dönemi de annemin özverili çabalarıyla atlattık.

O yaşa kadar ev dışına fazla çıkmamış olan o ufak tefek kadın, babama çok zor kabul ettirerek, çalışmaya başladı. Eve destek olmak için tüm gücüyle uğraştı. Başında bunu büyük bir onur meselesi yapan babam bir süre küstü ve içine kapandı, aralarındaki ilişki bir süre sonra yoluna girdi. Babam son nefesini verene değin anneme olan sevgisini ve minnet duygusunu asla yitirmeyecekti. Biz de bu yıllarda düzenlerimizi kurmuş olduk ve yuvadan ayrıldık.

Erkek çocuk olmak bazılarının sandığı kadar kolay bir şey değildir. Çocukluğumuzu arıyor olmamız veya çocuk olmayı sevmemiz belki de annelerimizin inceliğini hayatta çok az insanda görmüş olmaktan kaynaklanır. Her türlü hoyratlığınızı önce anneniz bastırır, aile içi tartışmalarda arayı bulan genellikle annedir. Başkalarının karşısında ezilmemeniz için yine özveride bulunan, bu nedenle birçok haksızlığı sineye çeken annedir. Annem de biz erkeklerin katı, çekişmeli ve zorba dünyasına inat sabrı ve tahammülüyle sezdirmeden bizleri idare etti. Kalp ağrılarımızın, gönül sancılarımızın merhemi oldu, yeni sevgilere yol almamız için de bizi yavaşça arkamızdan itiverdi.

Gerek dünya görüşüm, gerekse yaygın düşünce biçimlerine karşı duruşum nedeniyle zaten belli insanlara karşı mesafemi hep korudum. Genel ahvalimize bakarak ve samimiyetle söylemem gerekirse -ki tersi ayıp olur- büyümenin bu toplumda bir marifet olduğu kanısında değilim. Toplum olarak normalimizin ortalaması belli.

Evet bir ahbabımızın dediği gibi insanın annesi ölünce çocukluk da sona eriyor ancak bu bizim örneğimize pek uymuyor maalesef. Biyolojik olarak ergenliğe adım attığımızda biz zaten yeterince büyümüştük ve şimdi annemi kaybetmişken çocukluğumu fazlasıyla özlediğimi anımsıyorum.

İstiyorum ki, yine beş altı yaşımdaki gibi annem sabahın ilk ışıklarıyla ve bütün güzelliğiyle kalksın, ahşap evimizin üst katında bahçeye bakan odasının tüm perdelerini açsın. Yeşil yapraklardan süzülen bahar ışığı içeriyi dolsun. Penceremizi ziyaret eden bir çift kumrunun "Üsküdara gidelim mi?" diye öttüğüne beni inandırsın. Ben de saflıkla inanayım. Komşumuz Üsvet Hanım kocası Samet Bey ile bahçedeki bakır dondurma kazanlarını uzun tahta tokaçlarıyla dövüp dursun. Biz pencereden onlarla sohbet edelim, bir yandan da yanık süt kokusunu içimize çekelim. Bir arı gelsin, yanağımı ısırsın. Annem telaş içinde iğneyi çıkarmaya çalışsın, ben onun kokusuyla mutlu olayım. Acıma rağmen güleyim, o şaşırsın. Koca ahşap Körting radyodan sabahın neşeli türküleri evimizi doldursun, güzel sesiyle o türkülere eşlik etsin. Sonra evin holünde duvarlarımızı süsleyen yağlıboya doğa resimlerinde çiçek desenlerine, menekşelere, papatyalara karışsın. Ben de ağzımda bir saz parçası o engin kırlarda maceradan maceraya koşayım.

Elli dört yaşıma gelmişken bile bu anıların sıcaklığıyla dertsiz tasasız bir çocuk olayım.