26 Kasım 2011 Cumartesi

Muharririmiz Victor Hugo bildiriyor!



Muharririn Mukaddemesi

Kanunların ve ahlakın tesirlerile, medeniyet aleminin içinde -sun’i cehennemler halkeder ve kaderi ilahiye bir kaderi beşeri karıştırmağa çalışır- bir mücazat bulundukça; asrımızın mesaili selasesi, yani insanın esafil güruhu namile terzili, kadının açlık mecburiyetile zıllete düşmesi, çocuğun beslenemeyip mahvolması meseleleri hallolunmadıkça; bazı taraflarda cemiyeti beşeriyenin havayı hürriyeti teneffüs edemeyip, boğulması mümkün oldukça, tabiri aharla ve daha umumiyet üzere söyliyelim: Kürrei arzın üzerinde cehlüzaruret bulundukça bu kabilden kitapların faydasız olmaması iktiza etse gerektir. 
Hotvil-Havs 1862

---


Bir iki söz


Tercümesine başladığımız bu kitabın muharriri Viktor Hügo o kadar meşhur bir zattır ki hakkında bir söz söylemek bile abestir; herkes Viktor Hügo’nun namını işitmiş, ve büyüklüğünü öğrenmiş olduğundan, bizim tarif ve methu sitayişimize hacet yoktur; ve bizim methu sitayişimiz kendi kader zatisinde pek dun kalacağından, methini murat etsek bile, muvaffak olamayız.
Viktor Hügo’un her bir eseri ayrıca bir ehemmiyet ve kadrü kıymete haiz ise de eserlerinin cümlesine faik olup, kendisinin namını o dereceye yükselten “Mizarablö” “Sefiller” unvanlı eseridir. 
Bu eser sureta bir hikayeden ibaret ise de o hikayenin içine muharrir, o kadar hikmetler, o kadar hakikatlar dercetmiştir ki, bu kitap hikaye kitapları sırasından çıkıp, adeta asrımızın bir kanunu medeniyeti ve insaniyetin düsturu azami hükmüne geçmiş ve umum tarafından o suretle kabul olunarak, Avrupanın kaffei elsinesine tercüme, ve her birinde defatla tab ve neşredilmiştir.
Böyle bir eserin lisanımızda bulunmaması vatandaşlarımızın böyle bir istifadei azimeden mahrum kalması tecviz olunamıyacağından, her ne kadar ki bu kitap fevkalade bir belağatle yazılıp, her bir kelimesinde binlerce nükâtı hikmet âmiz bulunduğundan -alelhusus lisanımızın elan taayyün etmeyip, müphem bir surette kullanılmakta olan kelime ve tabirlerile - tercümesinin pek müşkül ve iktidarının pek kesır ve nakıs olduğunu biliyorsam dahizmet arzusu iktidarsızlığıma galebe etmekle tercümesine mübaşeret ettim.
Her ne kadar, yukarıda dediğim gibi, bu kitaba pekte hikaye kitabı nazarile bakılmak iktiza etmezse de, Viktor Hügo efkârını umuma bildirmek, herkesi okumasına mecbur etmek için, bunu hikâye tarzında yazmış olmakla, efkâr ve mütaleatı hikemiyeden sarfınazar olunduğu halde dahi, naklolunan hikaye gayet lâtif ve güzel olduğundan, herkes, merakına göre, bu kitapta bir istifade veya bir eğlence bulacaktır.
Hikâye okumak merakında bulunanların içinde pek çok adamlar vardır ki, bir kitabı ele alır almaz, heman lezzetini tatmak ve neticesini anlamak isterler. Halbuki güzel ve meşhur hikayeler bir takım tarifler ve mukaddimelerle başlayıp, lezzetleri nihayetinde anlaşılır. Bu zatlar ise kitapları ellerine alıp birer sahifelerini veyahut yalnız bir kaçar satırlarını okuduktan sonra, bir köşeye atar ve kitabı muvahaza eder, muharririni beğenmemeye başlarlar.
Okuyanların içinde böyle adamlar bulunduğunu anlamış bir muharrir yazdığı uzun ve güzel bir hikâye kitabının üzerine şu ibareyi yazmış:
- Ey bu kitabı okumak isteyen zat, sabrın var mıdır?
- Yoktur.
- Öyle ise, bu kitap senin için değildir.
İşte, biz de bu ibareyi buraya naklederek “Sefiller” gibi medeniyet âlemini hayrete düşüren bir kitabı cehil sebebile müvahaza ettirmemek ve Viktor Hügo gibi bir zatın aleyhinde haksız söz söyletmemek için - sabırları olmayıpta, birinci sahifeden lezzet almak iddiasında bulunan - zevata hiç yorulmamalarını ihtar ve rica ederiz. 
İstanbul 23 Şevval 1296
Şemseddin Sami




--
"Sefiller" hakkında tabiinin düşünceleri


Babıâli caddesi ! (Bugün Ankara caddesi) bu cadde benim yarım asırlık değişiksiz hayatımı bel’etmiştir. Bununla beraber naçiz benliğimin burada taazzu ve teşekkül etmiş olduğunu da itiraf etmem lâzımdır. 
Tercümei hayatımı yazacak değilim, -tabir caiz ise- bu biraz da bir bardak suda fırtınadan bahsetmek gibi olur!
Maksat Sefiller’i niçin tabettiğimi anlatmaktır. 
Küçük yaşımda Ankara caddesine geldiğim vakit kitapların girift yazılmış ismini bile dürüst okuyamıyordum. - Kaderin bir cilvesi olsa gerek - tamamile ümmi bir adamın kitapçı dükkanına çırak değil - çünkü üstat yoktu ki çıraklık olsun - ben kendim bizzat kitapçılığa başladım ve kendi kendime kitapçı olmuştum. 
İlk hocam, mürebbim merhum Abdullah Cevdet, İshak Süküti ve anlerin sınıf arkadaşlarıdır. 
Fırtınaların azamet ve dehşetini görmek için içinde bulunmak lazımgelmediği gibi, elem ve ıstırap duymak için de anleri tevlit eden sebeplerin bizde bulunması icap etmez. 
Çocuktum, elem ve ıstırap ne demekti!..
Fakat Sefiller’i okuduğum vakit benii nevimin sefaletinin derinliklerine kadar endim. 
Bu sıralarda meslek icabı bir taraftan yığın, yığın kitapların mütaleası, diğer taraftan da şairler, edipler, muharrirler, mütefenninler velhasıl her sınıf mütefekkirlerin telkinlerile haşrüneşir olunuyordum. 
Görgüsüz, bilgisiz, tecrübesiz çocuk benliğim üzerinde bu hal öyle derin izler bıraktı ki, ben artık satıcı değil bilâkis bütün kitapların en hararetli müşterisi sayılırdım. Okumak ve eser sahiplerile hasbühal etmek... günlerim böyle geçerdi.
Diğer taraftan da taşra müşterilerimle mahabere ve muhataba mukadderatının bana tevcih ettiği bu âlemin mes’ut ve me’yus tesirleri altında ezilir, çırpınırdım!
Sefiller bana en çok bir şey öğretmişti cehaletin sebebile!... bilhassa bütün sefaletlerin, elemlerin yegane âmili o olması... 
Kalbi vatan aşkıyla yanan ezeli kahramanlardan, çok heyecanlı genç şair ve her sınıf mütefekkirlerden aldığım  derslerin hülâsası şu oluyordu ki, o devrin - amansız sansörüne rağmen - vatandaşların cahil kalan kısmını okutmak, onları ölüm demek olan cehaletin pençesinden kurtarmak! her türlü tehlikeleri iktiham etmek, bir maarif fedaisi olmak gerekti. 
Sefiller’i okuduktan sonra küçücük dimağımda kıvılcımlanan bu fikir gittikçe alevlendi ve artık ben mesleki gayelerini tahakkuk ettirmek için hiçbir tehlikeden yılmayan bir inkılâpçı olmuştum. 
Sultan Hamit ve İttihat ve Terakki devirlerinde olduğu gibi bugüne kadar da neşriyat sahasında daima ön safta bulundum. 
O vaktin Encümeni teftiş ve muayenesine karşı bir oyun oynamıştım!
Sermaye itibarile sıfır iken 150 altın faizli borca girerek 200 sahifelik Cihan Kitaphanesi esami kütübü isimli umumi, tasnifli bir fihrist neşrettim ve bunda muharrir tasnifine yer vererek Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem Beylerin bütün eserlerini de dercettim. Garip olduğu kadar gülünç, gülünç olmakla beraber de ciddi bir hile ile maarif encümeninden tab ve hatta neşrine de ruhsat almıştım. 
Fihrist neşrolundu! Bu emri vaki, hemen hemen fihristlerin müsadere edilmesi suretile akim kalacaktı, sansör Hıfzı Beye de maarife hizmet aşkının ilham ettiği bir tedbirle mukabele ettim. Fihristi müsadereden kurtardım. 
Bu suretle müstakbel Cihan Kütüphanesi’nin temeli atılmış hem de o vakit satması büyük, okunması daha büyük bir cürüm addedilen eserler kıvılcımlar gibi her tarafa intişar etmeğe başlamıştı. 
Artık kitap satmak için bir kitapçı olmaktan ziyade okuyan ve okutan bir kitapçı idim ve bu benim en vicdani zevkimdi. 
Hulâsa: Yarım asırlık mesleki tecrübem neticesinde vatanımın her sınıf halkını alâka ile okutacak ve az vakitte çok şey öğretecek, vatandaşların birbirine karşı müşterek vicdanla hareket etmeği telkin edecek  Sefiller’i tap ve mali fiyata satmağı en muvaffak buldum. Bu bapta en büyük saikım nefsimdeki tecrübemdir. 
Sefiller’de öyle ince bir tasnif sanatı vardır ki, temellerile, taksimatile ve bütün bap ve fasıllarile ferdi ve içtimai bütün safhalarını gösteren hayatı beşerin muazzam bir abidesidir denebilir. 
Onda mephas başlıkları bile bir araya getirilse görülür ki hayatı beşerin niçin’lerini ve bu niçin’lerin cevaplarını teşkil eder. 
İntihabımdaki isabeti ancak kıymetli okuyucularımız takdir edecektir. 
26 Mayıs 1934
Cihan Kütüphanesi sahibi
Mihran 


-


Not: Kütüphanemin en sevdiğim parçalarından biridir. Kitabın açılışındaki sıraya ve diline sadık kalarak aktardım. Şemseddin Sami'nin çevirisi Hügo'nun önsözünden aşağı yukarı 10 yıl sonra gerçekleşiyor. 
Bugün de güncelliğini koruyan konular... 

20 Kasım 2011 Pazar

Asıl aşırı acıklı hikaye, esirliğinin farkında olmamak!

Hafta sonlarının keyifli yanı sanat ekleri ve dergilerine göz atma fırsatı bulmak... Cumhuriyet Dergi'de Enis Batur'un yazıları kadar Cevat Çapan'ın yıllardır yönettiği Şiir Atlası sayfası da düzenli izlediğim köşelerden biridir. Cevat Hoca, öğrencileri ve sevdiklerinden oluşan 'mürit' kitlesiyle yabancı şairleri Türkçe'ye kazandırmaya çalışır... Bu hafta Bulgar şair Boyko Lambovski'nin şiirlerine yer vermişler.
Bulgaristan'da yayınlanan Sega (Şimdi) kültür sanat sayfalarının yönetmeni Lambovski, Rusça'dan çevirileriyle tanınıyormuş.
Şiirlerin çevirmeni: Kadriye Cesur...
Birkaç güzel şiir arasından birbiriyle ilişkili iki tanesini aşağıya alıyorum...  Neden bu şiirler, derseniz... 
Çevremizde zincirlerinin farkında olmayanlar o kadar çok ki... 
Hatta zincirlerinin şıkırtısı kulaklarına birer müzik nağmesi gibi geliyor... 

ASLAN ZAFERİ-I
Meraklı çocuklar. Ürkek bir kadın
Fotoğraf makinesiyle genç bir adam.
Ona on bir kafes.
On metrelik duvar.
Sessizlik.
Ve hücrede doğmuş bir aslan.
 
Geçiriyor ölgün gözlerini benden içre.
Haykırıyorum yüzüne:
"Yaşayan bir ölüsün.
Ölü doğdun  zaten.
Acıklısın, idrar kokusu
yayılıyor senden."
Günlük payını getiriyor
her gün bir bekçi.
Atıyor önüne kova dolusu eti
bir köpeğe atar gibi!
Ve indiriyor mideye
hücrede doğan, payına düşeni.
Ertesi gün yenisi verilir.
Ama geceleyin her şey farklı.
Gece yarısında gece kuşları
doğururlar kötücül öngörüleri.
Ağırdan iç geçirir demir bina.
Açılır gözleri aslanın.
Kinli ve yabanıl gözbebekleriyle
yüzer derisini karanlığın.
Ve yükselir yaman figanı.
 
Yıkılırım o an: "Bekle, aslanım, bekle!
Yok, hücre diye bir savan yok!
Aslan kardeşim,
dikme boşuna gözünü yollara!
İyice bak -
karanlıktır tek dostun, tek celladın da!
Öleceksen gece öl.
Ve bağır ölürken, kükre utkuyla."


ASLAN ZAFERİ-II
 
(parodi) 

Döküldü yelesi yaşlı insanın
sırtlanlar çekip alıyor burnunun dibinden avını.
Ceylan sürüsünü bile ürkütemiyor artık
anımsamıyor savanlar nicedir avazını.
Çakallarla boğuşuyor canı pahasına
sıcaktan kavrulan bir kirpinin leşi için.
Ey, yaşlı aslan kardeşim, ayrılma vaktidir!
Bırakmalısın pisletmeden tacını, tahtını.
Bırak, genç aslanlara miras kalsın açlığın,
yakışır onlara, senden sonra da yaşatılır.
Yine de bir kükre giderayak! Ama hiddetle değil,
şarkı söylermişin gibi olsun
ya da gülermişin gibi...
~ Boyko Lambovski

Yinelenen olgular, 'sadece' duygulardır


Yetmişli yıllarda TRT, çok güzel BBC klasiklerinin yanı sıra ilginç diziler de yayınlardı. Maupassant'dan Öyküler, örneğin... Bir genç olarak edebiyata ilgi duymamı sağlayan bu dizinin her bölümünde bir öyküye yer veriliyor ve şimdi hiçbirini anımsamadığım iyi oyuncular, herhalde işini bilen bir yönetmenin elinde Maupassant'ın dünyasını başarıyla yansıtıyordu. O yıllarda Maupassant'ı okuduğumdan, bildiğimden değil sonraki yıllarda farkına vardığım bir gerçekten kaynaklanıyor bu yargım... Evet, izlediğim öykülerdeki canlılığı yakalamak ancak yazarın dünyasına sadık kalan bir yönetmenin duyarlılığı ve dikkatiyle mümkündü... Şimdi yönetmeni ve oyuncuları bile anımsamıyorum.

Can Yayınları'ndan çıkmış ve değerli çevirmen Tahsin Yücel'in güzel Türkçesi ile dilimize aktardığı Ölümden Acı kitabının girişinde Yücel, Maupassant dolayımıyla çok güzel bir saptama yapıyor. 

Ancak bu noktada konuyla ilgili başka bir şey söylemek istiyorum. 

Yaşamın rutinliği ve yoruculuğu karşısında zaman zaman nesnelere ve dünyaya bakışımızda bir körlük oluşur: Sabah yolda giderken rastladığınız genç kızı sanki daha önce görmüşsünüzdür. Vapurda karşınızda oturan adam size evsahibinizi anımsatır ve onun nasıl biri olduğu hakkında, beyninizde, üç aşağı beş yukarı, hemen bir imge yaratırsınız... Başka biri size bir dert anlatmaya çalıştığında sonunu öngörebilirsiniz ve anlatısına göre bazen bir sıkıntı içinizi kaplayabilir. Oysa bu gibi hızlı yargılar ve genellemeler, bir yanıyla yaşlanma belirtisi olabilir, çoğu kez de yoğun tempoyla yaşamanın getirdiği bir acelecilik ve yaşamı kendimiz için kolaylaştırma çabamızın bize oynadığı bir oyundur...

Lafı yine uzattım, Tahsin Yücel, Ölümden Acı'nın önsözünde şunları söylüyor:

Henri René Albert
Guy de Maupassant
"Maupassant'ı, birkaç sözcükle, bize hemen özgün bir dünyanın kapılarını açan öykülerinden tanıyanlar Ölümden Acı'yı okurken aynı şeylere dönüp dönüp yeniden geliyormuş gibi bir duyguya kapılarak şaşırabilirler. Ama ayrım yüzeydedir. Bize çok ilginç bu aşk serüvenini: Yaşlılığın eşiğine gelmiş bir ressamın sevgilisinin kızına yönelen aşkının gelişimini bu ayrıntı bolluğu içinde anlatır. Ama, yakından bakılırsa, yineleme yoktur gerçekte. Yinelenen olgular, duygulardır. Maupassant, her seferinde bu aşkın yeni bir ayrıntısını verir. Bize gününü doldurmuş bir roman görünmesi de her şeyi büyük ölçüde kişilerin kendi açılarından anlatmasıdır.
~ Tahsin Yücel"

Evet, güçlü yazarların yapıtları söz konusu olduğunda yinelenen sadece duygulardır.

Her insan nasıl ki tekil bir varlıksa olaylar da kişiye, zamana ve mekana göre kendi ilişkisellikleri içinde farklı anlamlar kazanır. Benzer olayların olgu oluşturması bilimin standartlaştırma ve anlama çabasına daha uygundur. Edebiyat ise genelleştirmeden çok özel evrenlerin incelikleriyle meşguldur.

Böyle bir yazı yazma düşüncesinde değildim ancak Maupassant'nın Ölümden Acı romanının giriş bölümünde yazarın kahramanı olan ressamın dünyasını anlatırken yaptığı betimlemeler öyle incelikli idi ki bana bunları düşündürttü.

Benzer olaylara Edgar Allan Poe veya bir başkasının yapıtında rastlasak da yarattığı etki veya duygu, herbirinin kaleminde bambaşka bir sonuç verecektir. 

Çünkü öykü başka, kahramanları farklıdır.

Maupassant'ın romanının giriş bölümünden birkaç betime yer verip şimdilik konuyu burada virgüllemek istiyorum.

"Tavandaki açık pencereden gün ışığı düşüyordu atölyeye. Kocaman bir ışık dörtgeniydi bu, parlak, mavi, gökyüzünün uzak sonsuzluğu üzerinde aydınlık bir oyuktu, uçan kuş gölgeleri hızla geçiyordu içinden. (...)"

"(...) Kadın çok genç değildi, ama hâlâ güzeldi, fazla iri değildi, biraz tombuldu, ama kırk yaşın tene bir olgunluk tadı verdiği şu parıltıyla tazeydi, fazlasıyla çiçeklenen, bir saat içinde dağılıp dökülünceye kadar alabildiğine açılan gülleri andırıyordu. (...) "
 ...
"(...) Olivier Bertin, alışkanlığı gereğince, çok sessiz görünüyordu. Seçkin çevre kadınlarına pek o kadar aldırmazdı, çünkü pek tanımazdı onları. İlkesiz ve budala, ikiyüzlü ve tehlikeli, hafif ve rahatsız edici bulurdu bu kadınları. Ününün, şen düşüncesinin, ince atlet yapısının, güçlü, esmer yüzünün yardımıyla, kibar yosmalar arasında hızlı serüvenleri olmuştu. Onları yeğlerdi, atölye ve kulislerin kolay, tuhaf, şen yaşayışına alıştığından, onlar karşısında bildiği gibi davranıp serbestçe konuşmayı severdi. Seçkin çevreye gönlü istediği için değil, ünü için gider, kutlamalarla, siparişlerle gurur duyup keyiflenir, kendisini pohpohlayan kadınlara kur yapmaz, koltuklarını kabartmakla yetinirdi. Onların yanında gözü pek şakalara, açık saçık sözlere hiç yanaşmadığından, bu kadınları ağırbaşlı bulur, uyumlu bir adam olarak tanınırdı. Bu kadınlardan birinin atölyesine poz vermeye geldiği her seferde, kadının beğenilmek için attığı adımlara karşın, sanat insanlarıyla seçkin çevre insanlarının, karışmalarını değilse de bir olmalarını önleyen şu ırk aykırılığını duymuştu. Gülümseyişlerinin ardında, kadınlarda her zaman biraz yapmacık olan hayranlığın ardında, kendini üstün bulan yaratığın karanlık ölçülülüğünü sezerdi. (...) Hafif bir şaşkınlıkla, "Son derece görgülü bir adam!" derlerdi. Koltuklarını kabartan bu şaşkınlık onu incitirdi de, çünkü sınırları belirtirdi. (...)"

Tahsin Yücel'in her çevirisinde olduğu gibi bu çalışmasında da sözcüklerin ve tabii ki, o, çoğu konuşma özürlünün beğenemediği Türkçe'nin değerini, bir kez daha anlıyorum. 

Bir nedenle kitaptan başımı kaldırdığımda kuşdiliyle konuşanların dünyasına karışıyorum: 
Tez zamanda ondan uzaklaşabilmek arzusuyla...

8 Kasım 2011 Salı

Ferit Edgü'nün Yargıç Karak'ı Ölmedi, Bu Gidişle de Ölmeyecek!..


Bu sene Tüyap Kitap Fuarı'nın Onur Konuğu Ferit Edgü...
Eğer eliniz değerse Ferit Edgü'nün Can Yayınları'ndan çıkmış ve ilk öykülerinden oluşan Av kitabına bir göz atmanızı öneririm... Bu arada Can Yayınları toplu olarak bütün Edgü kitaplarını indirimli fiyatlardan satıyor şu günlerde... 

Neyse işin özüne dönelim... Av kitabınının içinde yer alan güzel bir öykü var, adı Yargıç Karak....Bu öyküler altmışlı yıllarda yazılmış, tam kitabı bitirmiştim ki, alışmış olduğumuz haberlerden biri daha lisedeki beden öğretmenimiz Ateş Hoca'nın yerinde bir ifadesiyle gündeme  "manda boku" gibi düştü.

Tasarı kabaca şunu söylüyor.
Yetkili kişilerin izni olmadan elektronik gazete çıkaramazsın... Şu elektronik gazete kavramı her ne ise....

Yargıç Karak'ın yazılışından kırk yıl sonra kültürel iklimin değişmediğini gösteren bu yasa tasarısı ile birlikte gereksiz bir tartışma da başlamak üzere...

Burada da Ferit Edgü ile ilgili bir akademik çalışma var, Yargıç Karak'tan söz ediyor çalışmayı hazırlayan yazar...
Yargıç Karak ilk kez Dost dergisinde yayınlandı. www.pecya.com'dan bu derginin ilgili sayısını ve dolayısıyla öyküyü ücretsiz okumanız mümkün... İlgili bağlantı burada:

Sabırlı okumalar...