Muharririn Mukaddemesi
Kanunların ve ahlakın tesirlerile, medeniyet aleminin içinde -sun’i cehennemler halkeder ve kaderi ilahiye bir kaderi beşeri karıştırmağa çalışır- bir mücazat bulundukça; asrımızın mesaili selasesi, yani insanın esafil güruhu namile terzili, kadının açlık mecburiyetile zıllete düşmesi, çocuğun beslenemeyip mahvolması meseleleri hallolunmadıkça; bazı taraflarda cemiyeti beşeriyenin havayı hürriyeti teneffüs edemeyip, boğulması mümkün oldukça, tabiri aharla ve daha umumiyet üzere söyliyelim: Kürrei arzın üzerinde cehlüzaruret bulundukça bu kabilden kitapların faydasız olmaması iktiza etse gerektir.
Hotvil-Havs 1862
Bir iki söz
Tercümesine başladığımız bu kitabın muharriri Viktor Hügo o kadar meşhur bir zattır ki hakkında bir söz söylemek bile abestir; herkes Viktor Hügo’nun namını işitmiş, ve büyüklüğünü öğrenmiş olduğundan, bizim tarif ve methu sitayişimize hacet yoktur; ve bizim methu sitayişimiz kendi kader zatisinde pek dun kalacağından, methini murat etsek bile, muvaffak olamayız.
Viktor Hügo’un her bir eseri ayrıca bir ehemmiyet ve kadrü kıymete haiz ise de eserlerinin cümlesine faik olup, kendisinin namını o dereceye yükselten “Mizarablö” “Sefiller” unvanlı eseridir.
Bu eser sureta bir hikayeden ibaret ise de o hikayenin içine muharrir, o kadar hikmetler, o kadar hakikatlar dercetmiştir ki, bu kitap hikaye kitapları sırasından çıkıp, adeta asrımızın bir kanunu medeniyeti ve insaniyetin düsturu azami hükmüne geçmiş ve umum tarafından o suretle kabul olunarak, Avrupanın kaffei elsinesine tercüme, ve her birinde defatla tab ve neşredilmiştir.
Böyle bir eserin lisanımızda bulunmaması vatandaşlarımızın böyle bir istifadei azimeden mahrum kalması tecviz olunamıyacağından, her ne kadar ki bu kitap fevkalade bir belağatle yazılıp, her bir kelimesinde binlerce nükâtı hikmet âmiz bulunduğundan -alelhusus lisanımızın elan taayyün etmeyip, müphem bir surette kullanılmakta olan kelime ve tabirlerile - tercümesinin pek müşkül ve iktidarının pek kesır ve nakıs olduğunu biliyorsam dahizmet arzusu iktidarsızlığıma galebe etmekle tercümesine mübaşeret ettim.
Her ne kadar, yukarıda dediğim gibi, bu kitaba pekte hikaye kitabı nazarile bakılmak iktiza etmezse de, Viktor Hügo efkârını umuma bildirmek, herkesi okumasına mecbur etmek için, bunu hikâye tarzında yazmış olmakla, efkâr ve mütaleatı hikemiyeden sarfınazar olunduğu halde dahi, naklolunan hikaye gayet lâtif ve güzel olduğundan, herkes, merakına göre, bu kitapta bir istifade veya bir eğlence bulacaktır.
Hikâye okumak merakında bulunanların içinde pek çok adamlar vardır ki, bir kitabı ele alır almaz, heman lezzetini tatmak ve neticesini anlamak isterler. Halbuki güzel ve meşhur hikayeler bir takım tarifler ve mukaddimelerle başlayıp, lezzetleri nihayetinde anlaşılır. Bu zatlar ise kitapları ellerine alıp birer sahifelerini veyahut yalnız bir kaçar satırlarını okuduktan sonra, bir köşeye atar ve kitabı muvahaza eder, muharririni beğenmemeye başlarlar.
Okuyanların içinde böyle adamlar bulunduğunu anlamış bir muharrir yazdığı uzun ve güzel bir hikâye kitabının üzerine şu ibareyi yazmış:
- Ey bu kitabı okumak isteyen zat, sabrın var mıdır?
- Yoktur.
- Öyle ise, bu kitap senin için değildir.
İşte, biz de bu ibareyi buraya naklederek “Sefiller” gibi medeniyet âlemini hayrete düşüren bir kitabı cehil sebebile müvahaza ettirmemek ve Viktor Hügo gibi bir zatın aleyhinde haksız söz söyletmemek için - sabırları olmayıpta, birinci sahifeden lezzet almak iddiasında bulunan - zevata hiç yorulmamalarını ihtar ve rica ederiz.
İstanbul 23 Şevval 1296
Şemseddin Sami
--
"Sefiller" hakkında tabiinin düşünceleri
Babıâli caddesi ! (Bugün Ankara caddesi) bu cadde benim yarım asırlık değişiksiz hayatımı bel’etmiştir. Bununla beraber naçiz benliğimin burada taazzu ve teşekkül etmiş olduğunu da itiraf etmem lâzımdır.
Tercümei hayatımı yazacak değilim, -tabir caiz ise- bu biraz da bir bardak suda fırtınadan bahsetmek gibi olur!
Maksat Sefiller’i niçin tabettiğimi anlatmaktır.
Küçük yaşımda Ankara caddesine geldiğim vakit kitapların girift yazılmış ismini bile dürüst okuyamıyordum. - Kaderin bir cilvesi olsa gerek - tamamile ümmi bir adamın kitapçı dükkanına çırak değil - çünkü üstat yoktu ki çıraklık olsun - ben kendim bizzat kitapçılığa başladım ve kendi kendime kitapçı olmuştum.
İlk hocam, mürebbim merhum Abdullah Cevdet, İshak Süküti ve anlerin sınıf arkadaşlarıdır.
Fırtınaların azamet ve dehşetini görmek için içinde bulunmak lazımgelmediği gibi, elem ve ıstırap duymak için de anleri tevlit eden sebeplerin bizde bulunması icap etmez.
Çocuktum, elem ve ıstırap ne demekti!..
Fakat Sefiller’i okuduğum vakit benii nevimin sefaletinin derinliklerine kadar endim.
Bu sıralarda meslek icabı bir taraftan yığın, yığın kitapların mütaleası, diğer taraftan da şairler, edipler, muharrirler, mütefenninler velhasıl her sınıf mütefekkirlerin telkinlerile haşrüneşir olunuyordum.
Görgüsüz, bilgisiz, tecrübesiz çocuk benliğim üzerinde bu hal öyle derin izler bıraktı ki, ben artık satıcı değil bilâkis bütün kitapların en hararetli müşterisi sayılırdım. Okumak ve eser sahiplerile hasbühal etmek... günlerim böyle geçerdi.
Diğer taraftan da taşra müşterilerimle mahabere ve muhataba mukadderatının bana tevcih ettiği bu âlemin mes’ut ve me’yus tesirleri altında ezilir, çırpınırdım!
Sefiller bana en çok bir şey öğretmişti cehaletin sebebile!... bilhassa bütün sefaletlerin, elemlerin yegane âmili o olması...
Kalbi vatan aşkıyla yanan ezeli kahramanlardan, çok heyecanlı genç şair ve her sınıf mütefekkirlerden aldığım derslerin hülâsası şu oluyordu ki, o devrin - amansız sansörüne rağmen - vatandaşların cahil kalan kısmını okutmak, onları ölüm demek olan cehaletin pençesinden kurtarmak! her türlü tehlikeleri iktiham etmek, bir maarif fedaisi olmak gerekti.
Sefiller’i okuduktan sonra küçücük dimağımda kıvılcımlanan bu fikir gittikçe alevlendi ve artık ben mesleki gayelerini tahakkuk ettirmek için hiçbir tehlikeden yılmayan bir inkılâpçı olmuştum.
Sultan Hamit ve İttihat ve Terakki devirlerinde olduğu gibi bugüne kadar da neşriyat sahasında daima ön safta bulundum.
O vaktin Encümeni teftiş ve muayenesine karşı bir oyun oynamıştım!
Sermaye itibarile sıfır iken 150 altın faizli borca girerek 200 sahifelik Cihan Kitaphanesi esami kütübü isimli umumi, tasnifli bir fihrist neşrettim ve bunda muharrir tasnifine yer vererek Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem Beylerin bütün eserlerini de dercettim. Garip olduğu kadar gülünç, gülünç olmakla beraber de ciddi bir hile ile maarif encümeninden tab ve hatta neşrine de ruhsat almıştım.
Fihrist neşrolundu! Bu emri vaki, hemen hemen fihristlerin müsadere edilmesi suretile akim kalacaktı, sansör Hıfzı Beye de maarife hizmet aşkının ilham ettiği bir tedbirle mukabele ettim. Fihristi müsadereden kurtardım.
Bu suretle müstakbel Cihan Kütüphanesi’nin temeli atılmış hem de o vakit satması büyük, okunması daha büyük bir cürüm addedilen eserler kıvılcımlar gibi her tarafa intişar etmeğe başlamıştı.
Artık kitap satmak için bir kitapçı olmaktan ziyade okuyan ve okutan bir kitapçı idim ve bu benim en vicdani zevkimdi.
Hulâsa: Yarım asırlık mesleki tecrübem neticesinde vatanımın her sınıf halkını alâka ile okutacak ve az vakitte çok şey öğretecek, vatandaşların birbirine karşı müşterek vicdanla hareket etmeği telkin edecek Sefiller’i tap ve mali fiyata satmağı en muvaffak buldum. Bu bapta en büyük saikım nefsimdeki tecrübemdir.
Sefiller’de öyle ince bir tasnif sanatı vardır ki, temellerile, taksimatile ve bütün bap ve fasıllarile ferdi ve içtimai bütün safhalarını gösteren hayatı beşerin muazzam bir abidesidir denebilir.
Onda mephas başlıkları bile bir araya getirilse görülür ki hayatı beşerin niçin’lerini ve bu niçin’lerin cevaplarını teşkil eder.
İntihabımdaki isabeti ancak kıymetli okuyucularımız takdir edecektir.
26 Mayıs 1934
Cihan Kütüphanesi sahibi
Mihran
-
Not: Kütüphanemin en sevdiğim parçalarından biridir. Kitabın açılışındaki sıraya ve diline sadık kalarak aktardım. Şemseddin Sami'nin çevirisi Hügo'nun önsözünden aşağı yukarı 10 yıl sonra gerçekleşiyor.
Bugün de güncelliğini koruyan konular...






