7 Şubat 2016 Pazar

Anneme dair…




Annem hakkında yazmak neden bu kadar zor? Bunu çok düşündüm. Halbuki kızlar nasıl babalarına çok bağlıysa erkek çocukların da anneleriyle başında çok anlaşılmayan bir ilişkisi vardır.
Ondan bende kalan bazı enstantaneler…

Asma ağacını çok severim, arasından güneş ışığı sızan bereketli yeşil üzüm salkımlarını… Kendisi sonradan resimle pek uğraşmasa da annemin muhteşem bir deseni vardı. İlkokula başlarken defterlerim onun yaptığı kenar süsleri ile özellikle de asma yaprakları ve üzümlerle doluydu. Çocuklara sevgisini pek belli etmeyen, biraz da aksi bir kadın olan anneannemin tek katlı evinin teras balkonundaki dev asma ve koca salkımları belki ona bu ilhamı vermişti, bilemiyorum. Ama temiz, titiz ve özenli bir kadın olarak bizi hemen her gün pırıl pırıl okula gönderen annemizin bu becerisi ve bize ilgisi ilkokulda Adviye (Dasıl) öğretmenimizin de dikkatinden kaçmamıştı.

O da annemin titizliğini bildiğinden adeta ikinci bir anne olarak bizi kanatlarının altına almıştı. El işleri konusunda beceriksiz olduğum için annem bunları bir eğlenceye çevirmesini çok iyi bilirdi. Renkli elişi kağıtlarından, kartonlardan ödevler hazırlarken birlikte eğlenirdik. Babam bir bahçıvandı ve evden neredeyse gün ağarmadan çıkıp akşam karanlığından sonra geldiği için günlerimizin büyük bölümü annemle geçiyordu.  Bugün bile ona hayranlıkla karışık bir sevgi beslerken hayatın kırılganlıklarının yanı başımızdan hiç eksik olmadığını anımsıyorum.

Rahatsızlıklarını hissettirmek istemese de annem ciddi şekilde hastaydı. Söğütlüçeşme Camii'nin hemen arkasındaki ilkokulumuza giderken yolumuz iki katlı Kızılay binasının önünden geçer, arada sırada orada kalın siyah gözlüklerinin ardından her zaman beni merakla süzen Anahit Hanım'ı ziyaret ederdik. Anahit Hanım,  hem insan, hem doktor olarak bugün nesli yitmiş bir kuşağın son temsilcilerinden biriydi. Annemin sağlık sorunlarına aşinaydı, sonradan anneme birçok iyiliği dokundu.  Bunlardan biri onun Heybeliada'daki hastaneye yatmasını sağlamak ve bizi de bir yıllığına da olsa iyi bir yatılı okula yönlendirmek oldu.

Yine de annemin bizden ayrılması onun için ayrı bir keder kaynağıydı. Neyse ki teyzemler ve teyze çocukları o bir yıl süresince bizleri hiç yalnız bırakmadı, her hafta sonu ziyaretimize geldiler. Son aylara doğru kendisi de iyileşip hastaneden taburcu olmuş, nihayetinde bizi oradan almıştı. O bir yılın anlatılacak o kadar çok şeyi var ki. Kadınların şefkati yaşamımızda hep hakim unsur oldu. En hoyrat zamanlarımızda bile yumuşak bir el gibi bizi kuşattı. Bunun için ailemin kadınlarına şükran duygusuyla doluyum.

Zorlu bir gençlik yaşadık, kardeşim de ben de tam anlamıyla ilkokuldan sonra yaşamın göbeğinde olduk. Bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki, ailede annemin ısrarı ile okumaya devam edebildik. Babam geleneksel bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak bu konuda net bir fikre sahip değildi. Gönlü okumamızdan yana olmasına rağmen kardeşlerine karşı sorumluluk duygusu içinde bizim de ya esnaf ya da bahçıvan olmamızı tercih edebilirdi. Bu nedenle kendince bir orta yol buldu ve biz de ortaokulla birlikte yaz aylarında mutlaka bir işe girip çalıştık. Böylece babam bir anlamda bazı yakınlarının ağzını kapatmış oldu.

Lise yaşamıyla birlikte güzel günler de sona eriyordu. Babamın işleri bozulmaya başlamıştı, neredeyse yarım yüzyılı aşkın bir süredir ekip biçtikleri arazilere ani bir şekilde ve çok açık ki birkaç avantacı politikacının çıkarları nedeniyle el konmuş, kardeşleriyle birlikte bir anda yıllarca yaptıkları ve tek bildikleri işi terk etmek zorunda kalmışlardı. Bu bambaşka ve yazılması gereken bir dönem ancak bu zorlu dönemi de annemin özverili çabalarıyla atlattık.

O yaşa kadar ev dışına fazla çıkmamış olan o ufak tefek kadın, babama çok zor kabul ettirerek, çalışmaya başladı. Eve destek olmak için tüm gücüyle uğraştı. Başında bunu büyük bir onur meselesi yapan babam bir süre küstü ve içine kapandı, aralarındaki ilişki bir süre sonra yoluna girdi. Babam son nefesini verene değin anneme olan sevgisini ve minnet duygusunu asla yitirmeyecekti. Biz de bu yıllarda düzenlerimizi kurmuş olduk ve yuvadan ayrıldık.

Erkek çocuk olmak bazılarının sandığı kadar kolay bir şey değildir. Çocukluğumuzu arıyor olmamız veya çocuk olmayı sevmemiz belki de annelerimizin inceliğini hayatta çok az insanda görmüş olmaktan kaynaklanır. Her türlü hoyratlığınızı önce anneniz bastırır, aile içi tartışmalarda arayı bulan genellikle annedir. Başkalarının karşısında ezilmemeniz için yine özveride bulunan, bu nedenle birçok haksızlığı sineye çeken annedir. Annem de biz erkeklerin katı, çekişmeli ve zorba dünyasına inat sabrı ve tahammülüyle sezdirmeden bizleri idare etti. Kalp ağrılarımızın, gönül sancılarımızın merhemi oldu, yeni sevgilere yol almamız için de bizi yavaşça arkamızdan itiverdi.

Gerek dünya görüşüm, gerekse yaygın düşünce biçimlerine karşı duruşum nedeniyle zaten belli insanlara karşı mesafemi hep korudum. Genel ahvalimize bakarak ve samimiyetle söylemem gerekirse -ki tersi ayıp olur- büyümenin bu toplumda bir marifet olduğu kanısında değilim. Toplum olarak normalimizin ortalaması belli.

Evet bir ahbabımızın dediği gibi insanın annesi ölünce çocukluk da sona eriyor ancak bu bizim örneğimize pek uymuyor maalesef. Biyolojik olarak ergenliğe adım attığımızda biz zaten yeterince büyümüştük ve şimdi annemi kaybetmişken çocukluğumu fazlasıyla özlediğimi anımsıyorum.

İstiyorum ki, yine beş altı yaşımdaki gibi annem sabahın ilk ışıklarıyla ve bütün güzelliğiyle kalksın, ahşap evimizin üst katında bahçeye bakan odasının tüm perdelerini açsın. Yeşil yapraklardan süzülen bahar ışığı içeriyi dolsun. Penceremizi ziyaret eden bir çift kumrunun "Üsküdara gidelim mi?" diye öttüğüne beni inandırsın. Ben de saflıkla inanayım. Komşumuz Üsvet Hanım kocası Samet Bey ile bahçedeki bakır dondurma kazanlarını uzun tahta tokaçlarıyla dövüp dursun. Biz pencereden onlarla sohbet edelim, bir yandan da yanık süt kokusunu içimize çekelim. Bir arı gelsin, yanağımı ısırsın. Annem telaş içinde iğneyi çıkarmaya çalışsın, ben onun kokusuyla mutlu olayım. Acıma rağmen güleyim, o şaşırsın. Koca ahşap Körting radyodan sabahın neşeli türküleri evimizi doldursun, güzel sesiyle o türkülere eşlik etsin. Sonra evin holünde duvarlarımızı süsleyen yağlıboya doğa resimlerinde çiçek desenlerine, menekşelere, papatyalara karışsın. Ben de ağzımda bir saz parçası o engin kırlarda maceradan maceraya koşayım.

Elli dört yaşıma gelmişken bile bu anıların sıcaklığıyla dertsiz tasasız bir çocuk olayım.




21 Temmuz 2013 Pazar

Babama dair...

Allahın belası bir kent trafiğinde insanın babasının son dakikalarına yetişememesi nasıl bir duygudur, anlatabilmem mümkün değil! Acil müdahaleyi yapan ambülans ekibinin doğru dürüst bir şey izah etmeden adeta bir suçlu gibi çekip gitmesindeki çiğlik!.. En kutsal işi yaptığı varsayılan bir meslek grubunun giderek tüccarlar sınıfına evrilmesi ve bütün bir sağlık sisteminin ticarethaneye dönüşmesini sağlayan esnaf zihniyetinin arka planı...

Artık bunlara pek takılmıyorum... Çünkü, benim için, değerini ve anlamını, tarif etmemin pek kolay olmadığı bir insanı, babamı, kaybettim... Bizi tanıyan tanımayan birçok yakının dost sıcaklığı arasında ve yaramızın derinliğini anlayamadan dün onu toprağa verdik...

Sık sık "Oğlum benimle uğraşmayın, ben yaşayacağım yaşadım, göreceğimi gördüm" dese de iyileşeceğine dair umutlarımız bizi ayakta tutuyor, tedavisini sürdürüyorduk. Ağır bir tedavinin bir iç bıkkınlığıyla birlikte sonunu hazırladığını görememişiz. Hayatı boyunca nezle olmamış güçlü bir insanın "Yeter artık buraya kadar" demesi ve noktayı koyması oldu babamın ölümü... Kuşkusuz ecel, vade vs. havada uçuşan sözler, dini vecibelerin ardından tam arzu edeceği gibi güzel bir ağaç gölgesinin altındaki son dinlenme yerine defnettik kendisini...

Babam bir anlamsızlık gördüğünde lafı uzatmayı sevmezdi. Bu kez de öyle oldu.

Onunla ilgili öyle çok anı yüklüyüm ki, şu anda doğru ifade etmem mümkün değil, çünkü her şey ağır bir duygusallık altında ezilecektir.

Doğaya olan sevgim ve hayranlığımın kaynağı babamdır; bazı insanların çiğlik ve ikiyüzlülüklerine rağmen sabırlı ve geniş olabilmeyi ondan öğrendim. Riyakarlık ve art niyet karşısında adeta "sinirlerimin alınmış" olması, babamın Bektaşi ruhundan bize yansıyan bir mirastır. "Tevazu gösterme sahi sanırlar" gibi birçok sözünü ise kendi çocuklarıma da aşılamaya çalıştım. Tuhaf ve uyduruk sözlerle bizleri güldürmesi ama derdini anlatırken on ikiden vurması beni her zaman şaşırtmıştır:
"Kıçtan takma motor olur ama sonradan takma akıl olmaz"...

Nasıl anlatabilirim ki onu? Ellili yaşların ortasına doğru kendimi hala Hasanpaşa'daki evimizden İncirli Bostan'daki bahçemize giderken hayal ediyorum. İkimiz de kasketlerimiz başımızda yaz güneşinin yakıcılığına rağmen temiz hava ve sessizliğin keyfini sürüyoruz. Ben muhtemelen ilkokula yeni başladım veya başlayacağım. Onun sefertasını sağ elimde taşımak kuşkusuz bu çocuğu büyük adam yapıyor, sol elimle ise o zaman bana çok kocaman görünen bu adamın sıcak ve büyük elini tutuyorum. Sağmıızda solumuzda incir ağaçları söğütler... Yolun alt yanında dere kenarında gölgeli bahçeler içinde evleri geride bırakarak sohbet ede ede yol alıyoruz. Yolun üst yanında büyük ve devasa bir hurdalığın metalik motor sesi çalınıyor kulağıma... Kağıtlardan metallerden devasa yığınlar arasında iri yarı atletli bir adamın canavara benzeyen bir makinayı çalıştırması bana tuhaf, ürkünç ama heyecanlı bir iş gibi geliyor. Babamsa bitmek bilmez hikayeleri, şakaları ile beni daima güldürüyor... Kasketimin gölgesi yüzüme düşerken herhalde ben de çok eğleniyorum ki, ağız dolusu gülüyorum ara sıra başımı okşuyor. Birazdan ana yoldan saparak yine söğütlerin ve çınarların tamamen gölgelediği dar bir yola gireceğiz, sazlıklar ve yeşillikler arasında serin serin akan tertemiz bir dereyi  taşların üzerine dikkatlice basarak geçeceğiz. Her zamanki gibi ben sefertasını dikkatlice yere koyup bir sopa yüzdürmenin telaşına düşeceğim, o da Birinci'sini çıkartıp yakacak, o kısa molada hayallerini benimle paylaşacak... Sonra geç kalmamak için şakacıktan beni paylayarak yine yola düşmemizi isteyecek.

Toprak yolda gördüğümüz S şeklindeki izlerin su başına inen yılanlara ait olduğunu, tavşanların niye yokuş yukarı hızlı koştuğu halde usta avcıların onları inerken beklediklerini, rahmetli babaannemin tek kelime Türkçe öğrenmeden tek başına dört çocuğu nasıl büyüttüğünü, büyükbabamın devasa bir çakalı vurduktan sonra diğerlerine ibret olsun diye aylarca leşini yamaçta bıraktığını ve çakalların dağbaşında sayılabilecek yerdeki eve bir daha yaklaşamadığını, Kadıköy'ün köy halini, vb. yüzlerce şeyi dinlediğim, daha sonradan da çok kez dinlediğim halde bıkmadığım sevgili babamla nihayet bostanımıza geldiğimizde o işine bakacak, ben de oyunlarıma dalacağım.

Son derece olağan bir şekilde bizler de bu ülkede büyük çoğunluğun yaşadığı gibi sayısız sıkıntı, yoksunluk ve dert arasında, küçük mutluluklar, düşlerimize yaklaştığımız güzel anlar yakalama ve paylaşma şansına sahip olduk. Ancak sonunda şunu fark ettim ki, bütün yaşanan hayhuydan geriye bana kalan tek bir gerçeklik varmış: O da, o sıcak yaz güneşi altında o toprak yolda kasketlerimizi devirmiş bir şekilde baba oğul unutulmaz bir sohbetin keyfini çıkartıyor olmamız...

Beni yaşam boyu dirençli ve umutlu kılan gerçek duygu budur.

Onu yine şu an yattığı yerdeki ağacın altında her zaman yaptığı gibi yan gelip uzanmış bir şekilde, bize bitmek tükenmek bilmez hikayelerini anlatırken düşlüyorum. Günün birinde sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğimizi biliyorum. Rahat uyu koca Arnavut...

26 Kasım 2011 Cumartesi

Muharririmiz Victor Hugo bildiriyor!



Muharririn Mukaddemesi

Kanunların ve ahlakın tesirlerile, medeniyet aleminin içinde -sun’i cehennemler halkeder ve kaderi ilahiye bir kaderi beşeri karıştırmağa çalışır- bir mücazat bulundukça; asrımızın mesaili selasesi, yani insanın esafil güruhu namile terzili, kadının açlık mecburiyetile zıllete düşmesi, çocuğun beslenemeyip mahvolması meseleleri hallolunmadıkça; bazı taraflarda cemiyeti beşeriyenin havayı hürriyeti teneffüs edemeyip, boğulması mümkün oldukça, tabiri aharla ve daha umumiyet üzere söyliyelim: Kürrei arzın üzerinde cehlüzaruret bulundukça bu kabilden kitapların faydasız olmaması iktiza etse gerektir. 
Hotvil-Havs 1862

---


Bir iki söz


Tercümesine başladığımız bu kitabın muharriri Viktor Hügo o kadar meşhur bir zattır ki hakkında bir söz söylemek bile abestir; herkes Viktor Hügo’nun namını işitmiş, ve büyüklüğünü öğrenmiş olduğundan, bizim tarif ve methu sitayişimize hacet yoktur; ve bizim methu sitayişimiz kendi kader zatisinde pek dun kalacağından, methini murat etsek bile, muvaffak olamayız.
Viktor Hügo’un her bir eseri ayrıca bir ehemmiyet ve kadrü kıymete haiz ise de eserlerinin cümlesine faik olup, kendisinin namını o dereceye yükselten “Mizarablö” “Sefiller” unvanlı eseridir. 
Bu eser sureta bir hikayeden ibaret ise de o hikayenin içine muharrir, o kadar hikmetler, o kadar hakikatlar dercetmiştir ki, bu kitap hikaye kitapları sırasından çıkıp, adeta asrımızın bir kanunu medeniyeti ve insaniyetin düsturu azami hükmüne geçmiş ve umum tarafından o suretle kabul olunarak, Avrupanın kaffei elsinesine tercüme, ve her birinde defatla tab ve neşredilmiştir.
Böyle bir eserin lisanımızda bulunmaması vatandaşlarımızın böyle bir istifadei azimeden mahrum kalması tecviz olunamıyacağından, her ne kadar ki bu kitap fevkalade bir belağatle yazılıp, her bir kelimesinde binlerce nükâtı hikmet âmiz bulunduğundan -alelhusus lisanımızın elan taayyün etmeyip, müphem bir surette kullanılmakta olan kelime ve tabirlerile - tercümesinin pek müşkül ve iktidarının pek kesır ve nakıs olduğunu biliyorsam dahizmet arzusu iktidarsızlığıma galebe etmekle tercümesine mübaşeret ettim.
Her ne kadar, yukarıda dediğim gibi, bu kitaba pekte hikaye kitabı nazarile bakılmak iktiza etmezse de, Viktor Hügo efkârını umuma bildirmek, herkesi okumasına mecbur etmek için, bunu hikâye tarzında yazmış olmakla, efkâr ve mütaleatı hikemiyeden sarfınazar olunduğu halde dahi, naklolunan hikaye gayet lâtif ve güzel olduğundan, herkes, merakına göre, bu kitapta bir istifade veya bir eğlence bulacaktır.
Hikâye okumak merakında bulunanların içinde pek çok adamlar vardır ki, bir kitabı ele alır almaz, heman lezzetini tatmak ve neticesini anlamak isterler. Halbuki güzel ve meşhur hikayeler bir takım tarifler ve mukaddimelerle başlayıp, lezzetleri nihayetinde anlaşılır. Bu zatlar ise kitapları ellerine alıp birer sahifelerini veyahut yalnız bir kaçar satırlarını okuduktan sonra, bir köşeye atar ve kitabı muvahaza eder, muharririni beğenmemeye başlarlar.
Okuyanların içinde böyle adamlar bulunduğunu anlamış bir muharrir yazdığı uzun ve güzel bir hikâye kitabının üzerine şu ibareyi yazmış:
- Ey bu kitabı okumak isteyen zat, sabrın var mıdır?
- Yoktur.
- Öyle ise, bu kitap senin için değildir.
İşte, biz de bu ibareyi buraya naklederek “Sefiller” gibi medeniyet âlemini hayrete düşüren bir kitabı cehil sebebile müvahaza ettirmemek ve Viktor Hügo gibi bir zatın aleyhinde haksız söz söyletmemek için - sabırları olmayıpta, birinci sahifeden lezzet almak iddiasında bulunan - zevata hiç yorulmamalarını ihtar ve rica ederiz. 
İstanbul 23 Şevval 1296
Şemseddin Sami




--
"Sefiller" hakkında tabiinin düşünceleri


Babıâli caddesi ! (Bugün Ankara caddesi) bu cadde benim yarım asırlık değişiksiz hayatımı bel’etmiştir. Bununla beraber naçiz benliğimin burada taazzu ve teşekkül etmiş olduğunu da itiraf etmem lâzımdır. 
Tercümei hayatımı yazacak değilim, -tabir caiz ise- bu biraz da bir bardak suda fırtınadan bahsetmek gibi olur!
Maksat Sefiller’i niçin tabettiğimi anlatmaktır. 
Küçük yaşımda Ankara caddesine geldiğim vakit kitapların girift yazılmış ismini bile dürüst okuyamıyordum. - Kaderin bir cilvesi olsa gerek - tamamile ümmi bir adamın kitapçı dükkanına çırak değil - çünkü üstat yoktu ki çıraklık olsun - ben kendim bizzat kitapçılığa başladım ve kendi kendime kitapçı olmuştum. 
İlk hocam, mürebbim merhum Abdullah Cevdet, İshak Süküti ve anlerin sınıf arkadaşlarıdır. 
Fırtınaların azamet ve dehşetini görmek için içinde bulunmak lazımgelmediği gibi, elem ve ıstırap duymak için de anleri tevlit eden sebeplerin bizde bulunması icap etmez. 
Çocuktum, elem ve ıstırap ne demekti!..
Fakat Sefiller’i okuduğum vakit benii nevimin sefaletinin derinliklerine kadar endim. 
Bu sıralarda meslek icabı bir taraftan yığın, yığın kitapların mütaleası, diğer taraftan da şairler, edipler, muharrirler, mütefenninler velhasıl her sınıf mütefekkirlerin telkinlerile haşrüneşir olunuyordum. 
Görgüsüz, bilgisiz, tecrübesiz çocuk benliğim üzerinde bu hal öyle derin izler bıraktı ki, ben artık satıcı değil bilâkis bütün kitapların en hararetli müşterisi sayılırdım. Okumak ve eser sahiplerile hasbühal etmek... günlerim böyle geçerdi.
Diğer taraftan da taşra müşterilerimle mahabere ve muhataba mukadderatının bana tevcih ettiği bu âlemin mes’ut ve me’yus tesirleri altında ezilir, çırpınırdım!
Sefiller bana en çok bir şey öğretmişti cehaletin sebebile!... bilhassa bütün sefaletlerin, elemlerin yegane âmili o olması... 
Kalbi vatan aşkıyla yanan ezeli kahramanlardan, çok heyecanlı genç şair ve her sınıf mütefekkirlerden aldığım  derslerin hülâsası şu oluyordu ki, o devrin - amansız sansörüne rağmen - vatandaşların cahil kalan kısmını okutmak, onları ölüm demek olan cehaletin pençesinden kurtarmak! her türlü tehlikeleri iktiham etmek, bir maarif fedaisi olmak gerekti. 
Sefiller’i okuduktan sonra küçücük dimağımda kıvılcımlanan bu fikir gittikçe alevlendi ve artık ben mesleki gayelerini tahakkuk ettirmek için hiçbir tehlikeden yılmayan bir inkılâpçı olmuştum. 
Sultan Hamit ve İttihat ve Terakki devirlerinde olduğu gibi bugüne kadar da neşriyat sahasında daima ön safta bulundum. 
O vaktin Encümeni teftiş ve muayenesine karşı bir oyun oynamıştım!
Sermaye itibarile sıfır iken 150 altın faizli borca girerek 200 sahifelik Cihan Kitaphanesi esami kütübü isimli umumi, tasnifli bir fihrist neşrettim ve bunda muharrir tasnifine yer vererek Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Recaizade Ekrem Beylerin bütün eserlerini de dercettim. Garip olduğu kadar gülünç, gülünç olmakla beraber de ciddi bir hile ile maarif encümeninden tab ve hatta neşrine de ruhsat almıştım. 
Fihrist neşrolundu! Bu emri vaki, hemen hemen fihristlerin müsadere edilmesi suretile akim kalacaktı, sansör Hıfzı Beye de maarife hizmet aşkının ilham ettiği bir tedbirle mukabele ettim. Fihristi müsadereden kurtardım. 
Bu suretle müstakbel Cihan Kütüphanesi’nin temeli atılmış hem de o vakit satması büyük, okunması daha büyük bir cürüm addedilen eserler kıvılcımlar gibi her tarafa intişar etmeğe başlamıştı. 
Artık kitap satmak için bir kitapçı olmaktan ziyade okuyan ve okutan bir kitapçı idim ve bu benim en vicdani zevkimdi. 
Hulâsa: Yarım asırlık mesleki tecrübem neticesinde vatanımın her sınıf halkını alâka ile okutacak ve az vakitte çok şey öğretecek, vatandaşların birbirine karşı müşterek vicdanla hareket etmeği telkin edecek  Sefiller’i tap ve mali fiyata satmağı en muvaffak buldum. Bu bapta en büyük saikım nefsimdeki tecrübemdir. 
Sefiller’de öyle ince bir tasnif sanatı vardır ki, temellerile, taksimatile ve bütün bap ve fasıllarile ferdi ve içtimai bütün safhalarını gösteren hayatı beşerin muazzam bir abidesidir denebilir. 
Onda mephas başlıkları bile bir araya getirilse görülür ki hayatı beşerin niçin’lerini ve bu niçin’lerin cevaplarını teşkil eder. 
İntihabımdaki isabeti ancak kıymetli okuyucularımız takdir edecektir. 
26 Mayıs 1934
Cihan Kütüphanesi sahibi
Mihran 


-


Not: Kütüphanemin en sevdiğim parçalarından biridir. Kitabın açılışındaki sıraya ve diline sadık kalarak aktardım. Şemseddin Sami'nin çevirisi Hügo'nun önsözünden aşağı yukarı 10 yıl sonra gerçekleşiyor. 
Bugün de güncelliğini koruyan konular...